Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


Türk Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Haziran 2022

Türgiş Devleti

Türkeş veya Türgiş (Eski Türkçe: 𐱅𐰇𐰼𐰏𐰾:𐰉𐰆𐰑, Türügeš budun, 'Türgeş halkı'; Basitleştirilmiş Çince: 突骑施; Geleneksel Çince: 突騎施, Pinyin: Tūqíshī, Wade–Giles: t'u-ch'i-Shih; eski Tibet: du-Rgyas) bir Türk kabile konfederasyonuydu. Bir zamanlar Batı Türklerinin On-Ok seçkinleri üzerindeki Tulu kanadına ait olan Türkeşler, Batı Göktürk kağanlığının çöküşünden sonra bağımsız bir güç olarak ortaya çıktı ve 699'da bir kağanlık kurdu. Türkeş Kağanlığı, Karlukların onları yendiği 766 yılına kadar sürdü. Türkeş ve Göktürkler evlilik yoluyla ilişkiliydi

I. Türgiş Devleti

Türgiş'ler, Göktürklerin "On-Ok" boyundandı. Issık Gölü civarında kuruldular. Göktürk İmparatorluğunun kurucusu Bumin Kağan, 552 yılında İstemi'yi "On-Ok" boyuna "Bey" olarak tayin etti. 630 yılında Göktürk İmparatorluğu yıkılınca, dönemin beyi "Baka Tarkan" devletinin bağımsızlığını ilan etti. Bütün On-Ok boyundan gelenleri devletine çağırdı. Kısa sürede, bütün On-Ok'lar bu devlette birleştiler ve 140.000 kişilik güçlü bir ordu topladılar. Günümüz Kırgızistan topraklarının büyük kısmını, hakimiyetine aldılar.

Ancak, Göktürk Devleti tekrar kurulunca, eski toprakları olan bu bölgeyi almak istediler. Türgişler ise, bu bölgeyi Göktürk İmparatorluğuna geri vermeyince Türgiş-Göktürk savaşları başladı. Tonyukuk komutasındaki Göktürk ordusuna yenildiler. Böylece, "I.Türgiş Devleti" yıkıldı ve Göktürkler'e bağlandı.

II. Türgiş Devleti

Türgişler, tekrar bağımsızlığına kavuşmak için isyan edince Kül Tigin kumandasındaki orduya yenildiler. 717 yılında, Türgişlerin başına geçen Suluk Çor yönetiminde tekrar isyan ettiler ve bu sefer bağımsızlığına kavuştular. Balasagun şehrinde kuruldular.

Sulu Çor zamanında, Emevi orduları Orta Asya'da ilerliyordu. Türgişler, Emevi hakimiyetine girmemek için kuvvetli bir direniş gösterdiler. Semerkant yakınında "Kül-Çor" kumandasındaki Türkeş birlikleri, Emevi ordularını yendi. 724 yılında Emeviler, Orta Asya'dan çekildiler. Bunu fırsat bilen Türgişler, Buhara ve civarını da ele geçirdiler. Ancak, 732 yılında bu bölgeyi Emevilere bırakmak zorunda kaldılar.

İç Savaş ve yıkılış

Çin, Türgişlerin güçlenmesini istemiyordu ve içeride kargaşa yaratmaya çalışıyordu. Bunun sonucu olarak Türgişlerin kağanı Sulu Çor, 738 yılında kendi kumandanı Kül Çor tarafından öldürüldü. Bundan sonra devlette iç savaş patlak verdi. Halk "Sarı" ve "Kara" olarak ikiye ayrıldı. Kanlı çatışmalar, savaşlar sonucu olarak Kül Çor komutasındaki "Sarı Türgişler" galip geldi. Kül Çor, adını Baka Tarkan olarak değiştirdi ve kendini Türkeşlerin kağanı ilan etti. "Kara Türgişler"in başında ise Tumoça adlı bir komutan vardı. Çin, bu grubu desteklemekteydi. Bunun üzerine "Kara Türgişler" de bağımsızlığını ilan etti. Böylece, aynı Göktürk İmparatorluğunda olduğu gibi ikiye bölündüler: "Sarı Türgiş Devleti", "Kara Türgiş Devleti". Ancak, bu iki devlet de birbiriyle savaşa başlayınca Karluklar bunu fırsat bildi ve bu iki devlete saldırdı. İç savaştan ve birbiriyle savaşmaktan yorgun çıkmış bu iki devleti de kolayca işgal ettiler (766). Böylece Türgişler, tamamen Karluklar'ın hakimiyetine girdiler.

Türgiş Yazıtları

Son olarak tarihi yazıtlar Fergana vadisi ile Koçkor ovasında bulunmuştur. Özellikle Koçkor’da tespit edilen runik yazılı yeni anıtlar göçebe ve yerleşik Türk kabilelerine dair yeni bilgilerin elde edilmesine kaynaklık etmiştir.

18 Mayıs 2022

18 Mayıs 1919

18 MAYIS 1919 - Bandırma vapuru ile yola çıkan Mustafa Kemal Sinop'a geldi.

Bandırma vapurunun, saat 12.00 sıralarında Sinop limanına girişi (Şiddetli fırtına sebebiyle Atatürk karaya çıkmamış, ancak, Üsteğmen Hikmet (Gerçekçi) Bey'i, vapuru yanaşan bir sandal aracılığıyla kıyıya göndererek, Samsun'daki Tümen Komutanlığı'na, -gelmekte olduklarını bildiren- bir telgraf çektirmiş, sonra yola devam edilmiştir.

Atatürk'ün, kendisini karaya davet eden Sinop Mutasarrıfı Mazhar Tevfik Bey'e Bandırma vapurundan gönderdiği kart: "Sinopluların hakkımda gösterdikleri duygulara teşekkür ederim. Rahatsızlığım dolayısıyla davetlerine uyamadığımdan üzgünüm. Kendilerine selâm ve sevgilerimin iletilmesini rica ederim."

18 Mayıs 1919

Zorlu bir yolculuk

Mustafa Kemal Paşa ve beraberindeki heyet, Samsun’a doğru yola çıktıktan sonra zorlu bir yolculuk başladı. Hava fırtınalı ve deniz çalkantılı olduğundan heyettekilerin çoğu hastalandı. Üstelik bir düşman gemisinin saldırısına uğrama ihtimali olduğundan Mustafa Kemal, yaşlı kaptana kıyıya yakın gitmesini emretmişti. Böylece, şayet bir saldırıya uğrayacak olurlarsa, gemiyi karaya oturtmak mümkün olabilecekti. Bu sırada Yunan ordusunun İzmir’i işgal etmesi, Anadolu’da büyük mitinglerle protesto edilmekteydi. Denizli’de, Tavas’ta, Kastamonu’da, Bayramiç’te, Seydişehir’de, Giresun’da, Erzurum’da, Aydın’da halk sokaklara dökülmüş, bazı yerlerde yas ilan edilmişti. İstanbul’da da Darülfünun konferans salonunda İzmir işgalini protesto mahiyetinde heyecanlı bir toplantı gerçekleştirilmişti. Bandırma vapuru, 17 Mayıs gecesi İnebolu’ya, 18 Mayıs’ta da Sinop’a ulaştı. Mustafa Kemal Paşa, bir an önce Samsun’a ulaşmak için nasıl sabırsızlandığını anılarında şöyle dile getiriyordu: Tek isteğim, Anadolu’ya bir an önce ayak basmaktı. Kıyıyı izleye izleye önce Sinop’a vardık. Oradakilerle görüşerek Samsun’a kolaylıkla gidilebilecek yol olup olmadığını soruşturdum; yazık ki yokmuş. Çok güçlük çekecek, üstelik günlerce yollarda kalacaktık. Bilmem neden, Samsun’a bir an önce ayak basmak için o kadar acele ediyordum ki, zaman yitirmektense, tehlikelere göğüs germeyi yeğ tuttum. Yeni baştan Bandırma vapuruna bindik. Değişmeyen düzenle gezimizi sürdürerek, sonunda Samsun Limanı’na vardık…



14 Mayıs 2022

Tuna Bulgar Devleti

Tuna Bulgar Devleti, pek çok yönüyle tarihi bir vaka olma özelliği taşır. Bugünkü Bulgaristan’ın temelini oluşturan Tuna Bulgar Devleti, bir Türk Devleti olarak kurulmuş ancak bir Hristiyan/Slav devleti olarak yıkılmıştır. Bu açıdan Türk Tarihinde önemli bir yer alması gerekirken maalesef arka sayfalarda kalmış ve yeterli önem verilmemiştir. 


Türklerin Kıpçaklar kolunun Bulgar boyundan olan Tuna Bulgarları, 35 yıl gibi çok kısa bir süre var olan ancak Balkanlardaki Türk Birliğini kurmakta öncü güç olan Büyük Bulgar Hanlığının yıkılmasıyla dağılan Bulgar topluluklarının başında bulunan Asparuh öncülüğünde 679 yılında kuruldu. 750Bin Km²’lik bir alanda (Yaklaşık olarak bugünkü Türkiye Coğrafyası) hüküm sürecek olan Tuna Bulgarları, zaman içerisinde Slav kavimlerin devlet yönetimi hakimiyetleri altına almasıyla asimile olarak tarih sahnesinden silindiler. 
 
Büyük Bulgarya Hanlığının yıkılmasıyla Tuna bölgesine göç eden topluluklar ağırlıklı olarak Bulgar ve Slav kavimleri idi. Bu topluluklar içerisinde Slavlar’ın nüfusu hatırı sayılır derecede yoğundu ancak devlet teşkilatlanması, yönetim biçimi ve Dini/Kültürel değerleri Tuna Bulgarlarını bir Türk Devleti olarak kabul etmemizi gerektirir. Zira literatürde de Oğuz Türk’lerinin en uzun ömürlü siyasi teşekkülü olduğu kabul edilir. 

Asparuh Dönemi (679 – 702)
 
Büyük Bulgarya Hanlığının kurucusu Kubrat’ın oğlu Asparuh, devleti yöneten kardeşi Batbayan’ın bölgede hakim güç olan Hazar’ların hakimiyetini kabul etmesiyle, Hazar’a bağlanmak istemeyen Bulgar’ların önderliğini yaparak, beraberinde Slav kavimlerle birlikte Bucak’a yani güneye doğru (Bizans Sınırlarına) ilerleyerek Tuna Bulgar Devletini kurdular. Asparuh, devletini dönemin önemli gücü Avarlar ve Bizans arasındaki bölgede kurdu. Tuna Bulgarlarının kurulduğu dönemde Bizans tahtında 4. Konstantinos bulunuyordu. Doğu Roma tarihinde Attila’dan miras kalan bir Türk korkusu bulunuyordu. Attila’nın torunlarının kurduğu ve yıkılan Bulgarya Hanlığının mirasçıları olan Tuna Bulgarları Konstantinos’u oldukça rahatsız etti. Öyle ki, henüz kurulmamış bir devletin üzerine muazzam bir ordu ile yürümeye karar verdi. Konstantinos’un ordusu hem karadan hem de denizden ilerleyerek Asparuh’un üzerine sefere çıktı. Asparuh, henüz kurulan devletinin ordusunun ve teşkilatlanmasının zayıf olması nedeniyle meydan muharebesinden çekinerek geri çekildi ve bataklık bir bölgede savunma pozisyonu aldı. Bizans ordusu açıkca üstünlüğünü sağlayacakken Konstantinos’un rahatsızlanması nedeniyle geri dönmek zorunda kaldı. Bu yarım kalan hareket Asparuh için bir zafer niteliği taşıyordu. 
 
Tuna Bulgarları Bizans’a karşı zafer kazanmış bir devlet olarak güç kazanmaya başladı. Asparuh, Ordularıyla Tuna’yı geçerek Varna’ya doğru ilerleyerek  hakimiyetini kesinleştirdi. Varna bölgesinde bulunan 7 Slav kabilesini de kendisine tabi kılarak 1 kabileyi Bizans, 6 Kabileye Avar hududunun güvenliği için sınırlara konuşlandırdı. Hızla büyüyen Tuna Bulgarları, yalnızca 2 sene içerisinde Bizans’a karşı üstünlük sağlayabilecek güce eriştiler. Asparuh, gücünüde kullanarak Bizans üzerindeki baskıları arttırarak Bizansı vergiye tabi hale getirdi. Aynı yıl güneye doğru ilerleyerek bugünkü Şummu şehri sınırlarındaki Pliska’yı başkent yaptı. Bu durum, batı kaynaklarında “Bizans Sınırlarında Bozkır Kültürüyle Yaşayan Bir Devlin Başkenti Kuruldu” şeklinde geçer. 
 
687 yılına gelindiğinde, Konstantinos’un yerini oğlu Justinianos’a bırakması ve Justinianus’un babasının ödemeyi kabul ettiği vergiyi reddetmesiyle Asparuh ve Bizans arasında yeni bir çatışma meydana geldi. Asparuh’un Bozkır stratejisiyle giriştiği bu mücadelede Justinianos, Slavların koruduğu hatta kadar önemli bir direnişle karşılaşmadan ilerledi ancak geri dönüş yolunda Asparuh’un kuvvetleriyle karşılaştı. Bu stratejik hamleyle gafil avlanan Justinianos’un ordusu ağır bir yenilgi alarak tam anlamıyla yok oldu, kendiside yaralı olarak kaçarak ancak canını kurtarabildi. 
 
Asparuh, bu mücadele ile Bizans üzerinde ciddi bir baskı kurdu. Ömrünü tamamlayacağı 702 yılına kadar Bizans’dan bir tehdit yada saldırı ile karşılaşmadı. Bu süre zarfındada devletin teşkilatlandırmasını geliştirerek diğer komşusu olan Avar’lar ile olan sınırlarını muhafaza etti. 702 yılında vefat ettiğinde Balkanlarda güçlü bir Türk Devleti bıraktı. Asparuh’un ölümü üzerine yerine oğlu Tervel yönetime geçti. 
 
Tervel Dönemi (702 – 718)
 
Tervel, babasından sonra yönetime geçerek hem Avar bölgesinin güvenliğini hemde Bizans üzerindeki baskılarını devam ettirdi. Tervel’in yönetime geçtiği dönemde Bizans önemli iç karışıklıklar ve çalkantılarla boğuşuyordu. 687 yılında Asparuh ile giriştiği mücadeleden ağır kayıplar alan Justinianos tahttan indirilerek kırıma (Hazar Bölgesi) sürülmüştü.  Yerine 2. Tiberios geçirildi. Justinianos sürgündeyken Hazar Kağanının kızıyla evlenmişti. Bizans İmparatoru Tiberios, Hazar kağanına hediyeler göndererek Justinianos’u öldürmesini istedi. Justinianos bunu öğrendiğinde bir yolunu bulup Kırımdan kaçarak Tervel’e sığındı. Tuna Bulgarlarının Bizans üzerindeki baskısı ve politik teğsiri aşikardı. Tervel, ordusunu toplayıp Justinianos ile birlikte Bizans’a girerek tekrar tahta geçmesini sağladı. Bu hamlelerinin karşılığında Zağra (Zagora) olarak telafuz edilen bölgeyi Tervel’e hediye etti. 
 
Justinianos’un zalim bir İmparator olduğu tarih kayıtlarında sıkça geçmektedir. Tekrar yönetime geçtikten hemen sonra tüm muhaliflerini öldürtür. Her ne kadar tekrar tahta geçmesini Tervel sağladıysa da, tahttan inmesine sebep olanda babası Asparuh idi. 708 yılına gelindiğinde Justinianos, Hem geçmişten gelen intikam duyguları hem de karakteristik yapısı hasebiyle egemenliğini sağladıktan hemen sonra hediye ettiği toprakları geri isteyerek büyük bir orduyla hem karadan hem denizden Tervel’in üzerine yürdü ancak Anchialos kentinde sonuçlanan savaş neticesinde yenildi ve gemiyle kaçarak Bizans’a geri döndü. Bu zaferden sonra Pliska’da yapılan Tervel Anıtı halen ayakta durmaktadır. 
 
Justinianos, bu yenilgiden sonra Tervel’in üzerine tekrar bir seferde bulunmadı. Kendi halkına yaptığı baskılarla bilinen Justinianos, aynı baskıları bölgesindeki Hazar halkına da uygulayınca Hazar Kağanı, sürgünde bulunan ermeni kökenli Philippikos’u Bizans’a göndererek imparator olmasını destekler. Bu hamle neticesinde Justinianos 711 yılında tahttan indirilir. Tervel, bu karmaşadan istifade etmek ve Bizans üzerindeki baskılarını arttırmak amacıyla saldırıya geçerek tehdit amacıyla kenti yağmalar. Bu büdahale Bizans’daki politik karmaşaları dahada arttırır ve Philippikos’un 713 yılında tahttan indirilmesine sebep olur. Yerine 3. Theodosius geçer. 
 
Theodosius, Tervel’in Bizans üzerindeki baskılarına karşı koyamayacağı için 716 yılında barış antlaşması imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşma gereği Bizans sınırlarını Burgaz körfezine kadar çeker ve vergiler düzenli olarak ödenmeye başlar. Bunun yanında ticaret anlaşmaları da yapılarak iyi ilişkiler içerisine girilir. Bu barış döneminde Araplar İstanbul’u kuşatmak için Bizans üzerine saldırmışlardı. Bu kuşatmada, Theodosius ile iyi ilişkiler içerisinde bulunan Tervel, Araplara karşı Bizans’ın yanında yer alarak Bizans’a destek verir. 
 
Kuşatmadan sonrada Bizans’daki iç karışıklıklar devam eder ve 717 yılında Theodosius tahttan indirilerek, ermeni asıllı olan 3. Leon tahta geçirilir. Tervel, Leon’a karşı 2. Anastasius’u destekler ancak Leon, muhalif çalışmaları engeller ve Anastasius’un tahta geçmesini önler. Tervel, bu girişimde Muaffak olamayarak geri döner ve 718 yılında vefat eder. 
 
Trivem Dönemi (718 – 724) ve Sevar / Sever Dönemi (724 – 740)
 
Tervel’den sonraki Trivem ve Sevar dönemi önemli ölçüde barış içinde geçmiştir. Bu döneme ait tarih sayfalarında önemli bilgiler bulunmuyor. Bizans ile mücadele edilmediği, diğer sınır komşuları olan Avarlar’ında oldukça zayıflamış olmaları, 22 yıllık bir barış süreci olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Asparuh ve Tervel dönemlerinde tabi kılınan Slav boyları, görevlendirildikleri sınır bölgelerinde güç kazanması ve nüfuz elde etmeleriyle devletin yönetiminde söz sahibi olmaya başlamışlardı. Bu durum, devletin yönetimini ellerinde bulunduran Dulo ailesi ile Slav knezleri ve komitopuloslarının bulunduğu zümre arasında politik hengameler ortaya çıkardı. İlerleyen zamanlarda Tuna Bulgarlar’ının Slavlaşmasıyla sonuçlanacak bu politik gelişme, Tervel’in vefatı ile kendini göstermeye başladı. Bu sürecin neticesinde Sevar’dan sonra yönetime Slav asıllı olan Kormikoş  geçti. 
 
Kormikoş / Kormış Dönemi (740 – 756)
 
Dulo ailesi ile nüfuzları artan Slav knezlerinin arasındaki siyasi çalkantılar, Slav’ların lehine gelişerek yönetime Kormikoş’un geçmesiyle sonuçlandı. Tuna Bulgarları, yönetim biçimi ve teşkilatlanma olarak Türk örflerine göre idare ediliyordu. Ancak Kormikoş, Bizansın yönetim biçimi ve teşkilatlanmasını beğeniyordu. Bu açıdan Bizans ile iyi ilişkiler içerisinde bulunmayı seçti. Ancak Bizans’ın sınırda kaleler inşa edip Suriyeli ermeni göçmenleri askeri sınıf olarak bu kalelere konuşlandırması Kormikoş’u rahatsız etti. Bizans’dan alınan vergiler Kormikoş döneminde sürekliliğini yitirmiş ve düzensizleşmişti. Kormikoş bu durumu bahane ederek ordusu ile Bizans’a yürüdü. Bizans surlarına kadar ilerleyen Kormikoş, muaffak olamayarak geri çekilse de Bizans’ın denizden ve karadan saldırmasıyla mağlup oldu. Bu yenilgiden sonra vefat ederek yerini oğlu Vinek aldı. Kormikoş ile Dulo ailesinin yönetim üzerindeki hakimiyeti son bulmuştu. Kormikoş’un ölümü üzerine de eski Bulgar sülalelerinden olan Voküller ve Ugayinler birbirleriyle üstünlük mücadelesine giriştiler. 
  
Vinek Dönemi (756 – 761)
 
Babası gibi Slav asıllı olan Vinek, iç karışıklıkların baş gösterdiği bir dönemde yönetime geçti. Kormikoş döneminde Bizans ile başlayan çatışma hali Vinek döneminde daha da hızlandı. Sık aralıklarla ve uzun süren savaşlar tezahür etmeye başladı. Bu savaşların en önemlilerinden biri 759 yılında meydana gelen Belgrad savaşıydı. Bu savaşta Bizans, büyük bir orduyla Bulgarların üzerine yürüdü. Ancak Vinek’in kazandığı bu savaşta Bizans’ın neredeyse tüm üst düzey komutanlarını kaybetmesiyle sonuçlandı. Vinek, savaş sonrasında esir aldığım tüm Bizans askerlerini de öldürmüştür. 
 
Asparuh döneminde teba olarak kabul edilerek sınır görevlerinde bulunan Slav’lar, Vinek döneminde de güçlendiler. Vinek dönemine kadar Politik çekişmelerin içinde bulunan Slavlar, kendiside Slav olan Vinek döneminde, devlet işlerinde doğrudan görev almaya başladılar. Bu durum, Bulgar boylarını oldukça rahatsız etti. Slav hakimiyetine karşı birlik olan Bulgar boyları, güçlerini birleştirerek Vinek’i öldürüp yönetimden indirdiler ve yerine Ugain boyundan gelen Teleç’i yönetime geçirdiler. Bunun yanında devlet teşkilatlanmasında doğrudan müdahil olan Slav’larda yönetimden uzaklaştırılarak yönetimin tekrar Türkleşmesini sağladılar. 
 
Teleç Dönemi (761 – 764)
 
Bir tür Devrim ile yönetime geçen Teleç (Telets), Slav boylarının oluşturduğu politik karmaşayı sona erdirip devlet teşkilatlanmasındaki bozukluklara müdahale etti. Devlet yönetimi ve askeri teşkilatlandırmayı toparlayarak Bizans’ı baskı altında tutma politikalarına devam ettirdi. Teleç yönetimi döneminde Bizans tahtında Konstantin bulunuyordu. Bulgar akınlarına karşı zayıf kalan Bizans, Bulgar münasebetlerinin devlet içerisindeki olumsuz etkileri Konstantin’i tedirgin etmeye başladı. Bulgar akınlarına karşı zayıf tepkiler veren Konstantin, kesin başarı elde etmek için hazırlıklarını tamamlayarak Teleç’in akınlarını karşılamak için büyük bir ordu hazır etti. Bu sefer savunma değil saldırı ile karşı koymayı düşünerek Teleç’in üzerine yürüdü. Hem karadan, hem denizden kalabalık bir donanma ve ordu ile Anchialos’da Teleç’in ordusu ile karşı karşıya geldi. Teleç bu savaştan ağır bir yenilgi alarak geri döndü. Konstantin’de aldığı çok sayıda esiri Bizans’a götürüp vatandaşlarına öldürttü.
 
Teleç’in devrim ile başa geçmiş olması nedeniyle bu ağır yenilgi Slav boyları için önemli bir fırsat oldu. Bu kez Slav’lar yönetime müdahale ederek Teleç’i öldürdü ve yerine Kormikoş (Kormış)’un kayın biraderi olan Sabin ( Savin / Savinos ) yönetime geçirildi. Bu hamle ile Bulgarlardaki iç karışıklıklar tekrar baş gösterdi. 

Sabin Dönemi (764 – 767)
 
Teleç yönetimindeki ağır yenilgiden sonra, iç karışıklıklarında etkisiyle oldukça zayıflayan Tuna Bulgarları, kısa bir dönem önce vergiye tabi kıldıkları Bizans’a karşı koymakta zorlanmaya başladı. Sabin, hem Slavların Bizans ile aralarının çok kötü olmaması, hem de devletin zayıflamış olması ve karşı koyamayacak olması nedeniyle barış teşebbüslerinde bulunmaya başladı. Ancak Bulgar beyleri, bu durumdan hiç hoşnut olmadı. Slavların yönetimde olmaları hasebiyle de tekrar yönetime müdahale ederek Sabin’in yerine Bulgar boylarının lideri konumunda olan Toktu’yu geçirdi. Bu müdahaleye karşı koyamayan Sabin, kaçarak Bizans’a sığındı. 
  
Toktu Dönemi (767 – 772)
 
Slav hakimiyetine ve devletin iç karışıklıklarla boğuşmasına müdahale amacıyla yönetime geçirilen Toktu, Bizansa karşı koymaya çalışsa da başarılı olamayacağını fark eder ve barış anlaşması için girişimlerde bulunur. Bizans’ın Bulgarlar içerisindeki bazı kişilerle anlaşmazlıkları vardı. Bizans bu kişilerin teslim edilmesine karşılık barış anlaşması imzalamayı kabul ederek antlaşmayı imzaladı. Ancak barış süreci oldukça kısa sürdü. Konstantin, Bulgarlar’ın içinde bulunduğu iç çekişmeler ve zayıflığı kullanarak iç işlerine ve devlet yönetimine müdahale etmeye başladı. Toktu, tüm bu gelişmelere karşı koyamayacak kadar zayıf düşen devletini yönetemeyeceğini anlayarak kardeşi Pagan ile birlikte kaçmaya karar verdi. 772 yılında, kardeşi Pagan ile Tuna kıyısındaki ormanlık alanda saklanırlarken Bizans askerleri tarafından bulunarak öldürüldüler. Toktu’dan sonra yerine başka bir Bulgar beyi olan Telerig geçti. 
 
Telerig Dönemi (772 – 777)
 
Telerig, Toktu ve kardeşi Pagan’ın öldürülmesinden sonra yönetime geçse de Tuna Bulgarları artık oldukça zayıf düşmüş, hakimiyeti altındaki toprakların yönetimini bile tam olarak sağlayamayarak iç çekişmelerle boğuşmakta olan bir devleti yönetiyordu. Telerig, Bizans’a karşı koyamayacağı için Bizans saldırmadığı sürece bir tepki vermeyerek iç karışıklıkları ve teşkilatlanma sorunlarını çözmeye çalışmaktaydı. Ancak 774 yılında Bizans, donanması ile denizden ve karadan Bulgarlar’ın üzerine yeni bir sefere çıkar. Telerig, barış istese de Bizans’ın amacı Bulgar tehlikesini ortadan kaldırmak olduğundan bu teklifi reddetti. Savaş henüz başlamamışken kopan yoğun bir fırtına, Bizans donanmasının ağır kayıplar vererek neredeyse yok olmasına sebep olur. Bu ağır kayıptan sonra Bizans geri dönmek zorunda kalır. Telerig, hem iç karışıklıklar hem de zayıflayan ordusuna rağmen, Bizans’ın Ülkesi üzerinde baskı kurmasını ve sınırlarını ilerletmesini engellemiştir. 
 
Telerig, Bizans ile mücalede de zayıf kalmasının nedeni olarak iç karışıklıkları görüyordu. Önce ülkesine hakim olması ve iç karışıklıkları ortadan kaldırması gerektiğini biliyordu. Ancak ülkesinde çok sayıda Bizans çaşıtı olması bunu yapmasını zorlaştırıyordu. Akıllıca bir stratejiyle Bizans imparatoruna sığınmak istediğini, ülkesinde kimlere güvenebileceğini soran bir mektup iletti. Bizans İmparatoru yanıt olarak, kendi adamlarını Telerig’e bildirir. Telerig, bizzat Bizans İmparatorunun kendi çaşıtlarını bildirmesiyle harekete geçer ve bu çaşıtların tümünü öldürür. Bizans kaynakları, Konstantin’in yaptığı hatanın ruhsal çöküntüsüyle çok kısa bir süre içerisinde saçlarının tamamen ağardığını yazar. Konstantin, Telerig’in bu hamlesinden sonra süratle ordusunu hazırlayarak, kendiside ordunun başına geçip Telerig’in üzerine yürür ancak sefer sırasında ateşli bir hastalığa yakalanarak geri dönüş yolunda ölür. 
 
Ülkedeki iç karışıklıklar önemli nispette düzeltilmiş, Bizans bir şekilde etkisizleşmiştir ancak kati bir zafer isteyen Bulgar beyleri Telerig’i devirmek için harekete geçer. Telerig, bunu haber alınca Bizans’a kaçar ve vaftiz olarak İmparator 4. Leon’un yeğeni ile evlenip Patrik yapılır. 
  
Kardam Dönemi (777 – 803)
 
Telerig’in can korkusuyla kaçıp Bizans’a sığınması üzerine Bulgar beyleri, yönetime geçmek üzere Kardam’ı seçtiler. 
 
Tuna Bulgarları, sahip oldukları geniş topraklara rağmen oldukça zayıf düşmüştü. İç karışıklıklar ve Bizans’la yapılan savaşlarda ağır mağlubiyetler almaları siyasi iradeyi ve öz güveni azaltmıştı. Zira Bizans’a göre de Bulgarlar artık önemsiz bir güçtü ve tedirgin olunması gereksizdi. Kardam’da uzun bir süre Bizans ile ilgili bir hamlede bulunmadı. Bu süre zarfında Bulgarlar, Kardam döneminde güçlerini toparlayarak eski güçlerine erişmek için çabaladılar.
 
Savaşsız geçen 13 yılda İç karışıklıkların önüne geçerek gücünü toparlayan Kardam, 791 yılında tekrar Bizans’ı  baskı altına almak amacıyla Güney Makedonya’da bulunan Bizans heyetini, toprakların sahibi sıfatıyla yakalayarak öldürür. Bunun üzerine Bizans İmparatoru 6. Konstantin, beklemediği bu saldırıya karşı yanıt vermek için Kardam’ın üzerine yürüdü. Bugünkü Edirne’nin 20Km kuzeyinde (Sinanköy civarı) Kardam ile karşılaşsa da, ilk çatışmada kaybedeceğini anlayıp geri çekildi. Konstantin, Bu başarısız girişimden 1 yıl sonra 792’de bu kez Karadeniz sahilinden donanması ile saldırıya geçerek Burgaz’ın Kuzey Doğusundaki Karnobat yakınlarında bir kaleye konuşlandı. Kardam’da, ordusuyla kale önlerine gelir. Zaferin kendisinin olacağı kehanetiyle kazanacağından emin olan Konstantin, Kardam ve ordusuna düzensiz ve dağınık şekilde saldırır ve ağır bir yenilgi alır. Kardam, bu savaşta Bizans komutanlarının çoğunu kahin tepelerde öldürerek uzun bir süreden sonra tekrar Bizans’a karşı zafer kazanmış olur. Bu savaştan sonra Kardam ile Konstantin arasında barış imzalanır. Bu zafer ile Bizans tekrar baskı altına alınmış olur. 
 
796 yılına gelindiğinde Kardam, barış anlaşması imzalamış olmasına rağmen Konstantin’den vergi ister. Kabul etmemesi durumunda üzerine sefer yürüteceği tehtidinde bulunur. Bunun üzerine Konstantin, “Sen Zahmet Etme, Ben Oraya Geleceğim” yanıtını gönderir ve anadoludaki birliklerini toplayarak teşekkül ettiği ordu ile Kardam’ın üzerine yürür.  Kardam, beklemediği büyüklükteki Bizans ordusu ile karşılaşacağını fark edince savaşa girişmez ve geri çekilir. 
 
Bizans bu savaştan sonra iç karışıklıklar ve çekişmeler dönemine girer. Bizans İmparatoru Konstantin’in, annesi İrene tarafından gözlerinin millenmesiyle Bizans’da önemli bir otorite boşluğu meydana gelir. Buna rağmen Kardam, Bizans ile ilgilenmeyip Avar devletinin yıkılmasıyla Ülkenin Batısındaki otorite boşluğundan istifade ederek topraklarını genişletme çabası içerisine girer. Ancak Avar’ların mirasından pay elde etmek için giriştiği teşebbüsler neticesinde Avar bünyesinde bulunan Bulgar topluluklarını da ülkesine tabi kılınca, tabi kıldığı Bulgar topluluklarının beyleri yönetime göz diker. Bu karmaşalara karşı yönetimini koruyamayan Kardam, Avar yönetimi altında yaşayan Erdel/Orta Tuna Bölgesinde yaşayan Bulgarların lideri Krum hanın yönetimi eline almasıyla kendi yönetimini kaybeder. 
 
Krum / Kurum Dönemi (813 – 814)
 
Avar İmparatorluğunun yıkılmasıyla Avar bünyesinde varlıklarını sürdüren Tuna bölgesi Bulgarlarının lideri Krum Han, Tuna Bulgarlarının bünyesine girmesiyle gücünü Tuna Bulgarları üzerinde nüfuz haline getirerek yönetime geçti. Krum Han, hem Tuna Bulgarlarının içerisindeki idareyi düzenledi hemde  Avarlar’ın yönetimi altında bulunan bölgelerdeki otorite boşluğundan istifade ederek Macaristan ve Transilvanyayı sınırlarına kattı. Krum Han döneminde Tuna Bulgarları, ozamana kadarki  en geniş hakimiyet alanına kavuşmuş oldu. 
 
Krum Han’ın ilerleyişinden tedirgin olan Bizans İmparatoru Nikepholos, 811 yılında Bulgar Başkenti Pereyaslav’a yürüyerek Krum Han ile karşı karşıya geldi. Krum Han, Nikepholos’u mağlup ederek Nikepholos’uda savaş meydanında öldürdü ve ordusunu dağıtarak Bizans’ın Tuna Bulgarları üzerinde baskı oluşturmasını önlemiş oldu. Bunun üzerine Nikepholos’un varisi 2. Mikhael, ordusunu toparlayıp güçlendirerek Krum Han’ın üzerine yürüsede Krum Han, Mikhael’ide mağlup ederek otoritesini ve gücünü sağlamlaştırdı. Bu galibiyetin üzerine Bizans’ı ortadan kaldırmak için “Altın Mizrağını Yaldızlı Kapuya (Yedikuledeki Tören Kapısı) Asmaya” yemin etti. 
 
Bizans tehlikesini bertaraf ettikten sonra Sofya, Niş ve Belgrad şehirlerini işgal ederek Avrupa-Ortadoğu arasındaki en büyük Ticaret ve Askeri sevkiyat yolunu kontrolü altına almış oldu. 813 yılında Bizans’ın üzerine yürüyüp Filibe üzerinden Edirne’yi kuşatarak ilerlemeye devam etti. Bizans’ı ortadan kaldırma yemini eder Krum Han, Bizans surlarına kadar ilerleyip bugünkü İstanbul’u kuşatma altına aldı. Fakat saldırıların en şiddetli döneminde 13 Nisan 814’de ağzından kan gelerek ölünce kuşatma durduruldu ve Bulgar ordusu geri dönmek zorunda kaldı. Krum Han’ın ölümünden sonra oğlu Omurtag yönetime geçti. 
 
Omurtag Dönemi (814- 831)
 
Babası Krum Han’ın İstanbul kuşatmasında ölmesinden sonra yönetime geçen Omurtag, Tuna Bulgarlarına tarihinin en parlak dönemini yaşattı. Önce Bizans ile 30 senelik barış ve ticaret anlaşması imzalayarak toplumunun refahını yükseltti. Bizans’ı kıskandıracak güzellikte şehirler, saraylar, su yolları, abideler, mimari eserler miras bırakmıştır. Bu mirasların içerisinde beklide en değerlisi olan 40M² lik Kitabeli Krum Han’ın Altın Kabartması bugünlere kadar ulaşmıştır. 
 
Ülkenin refaha kavuşması ve güçlenmesinin yanında Slav boylarının giderek nüfuz kazanması ile Hristiyanlığın toplum içinde rağbet görmeye başlamış olması Omurtag’ı rahatsız etti. Omurtag, Türk’lüğün temel taşlarından olan Gök Tanrı inancının korunması ve Kültürel yozlaşmanın önüne geçilmesi amacıyla Hristiyanlığa karşı sert önlemler almıştır. 
 
O dönemde Bizans’a düşman tutum içerisinde bulunan Frenk İmparatorluğu (Bugünkü Fransanın Kökeni) ile uzlaşmaya çalışsa da başarılı olamayınca Tuna-Sava-Drava havzasını ele geçirerek Roma devrinden beri terk edilmiş olan Tuzlaları (Tuz İmalat Havzaları) yeniden işletmeye başlayıp Devletine büyük bir servet kazandırdı. 831 yılında vefat ettiğinde arkasında Muazzam Şehirler ve Müreffeh bir toplum bıraktı. Vefatından sonra yerine oğlu Malamir/Balamir geçti. 
 
Malamir Dönemi (831 – 836)
 
Malamir / Balamir, babasının vefatından sonra yönetime geçerek müreffeh ülkesini, babası gibi Barışçıl şekilde ve Hristiyanlığa karşı önemli tedbirler almaya devam ederek yönetti. Ülke içerisindeki Slavların nüfuz kazanmasını engellemek, Bizans’ın misyonerlik faaliyetlerinin önüne geçmek ve Şehir yaşantısına alışmaya başlayan Bulgar topluluklarını Kültürel değerlerden uzaklaştırmasını önlemek amacıyla Hristiyanlığa karşı tedbirler alarak kısa bir dönemde olsa Devletin dirliğini muhafaza etti. Vefatı ile yerine Presyan geçti.
 
Presyan Dönemi (836 – 852)
 
Omurtag’ın torunu olan Presyan, babası Zvinitzi gibi Slavlaşmış bir Bulgardı. Slav hanımlarla evlenen Bulgar beylerinin çocukları zaman içerisinde Slav kültürünün tesirinde kalarak dini ve kültürel değerlerini kaybediyorlardı. Bu açıdan Presyan’da kültürel değerleri muhafaza etmeyi düşünen bir Han sıfatı taşımıyordu. Presyan döneminde Slavlaşma hızlanarak Bizans ile iyi ilişkiler içerisine girilmesiyle Hristiyan misyonerlerin ülke içerisindeki faaliyetleri artmaya başladı. Hem Slav kültürü, hem de Hristiyanlık Tuna Bulgarları arasında muteber hale gelmeye başlayınca Bulgar Beylerinin otoriteleri zaman içerisinde zayıflayarak nüfuzlarının azalmasına neden oldu. Presyan yönetimindeki 16 yıllık dönem, Tuna Bulgarları açısından çöküşün başlangıcı niteliğini taşıyordu. Kendisi Hristiyanlığı kabul etmemiş olmasına karşın ülke içerisindeki Hristiyan faaliyetleri engelleme teşebbüsünde bulunmayıp, yönetimdeki Slav hakimiyetini kolaylaştırmasıyla Tuna Bulgarları açısından bir kırılma noktası oluşturmuştur. 852 yılında vefatı ile yerine oğlu Boris Han geçti. 
 
Boris Dönemi  ve Yıkılış Süreci (852 – 1018)
 
Slav boylarının nüfuz kazanması ve yönetimi giderek eline geçirmesiyle kültürel olarak da yozlaşan Bulgar toplulukları, Slav kavimlerin arasında önemsiz bir unsur halini almaya başladığı Boris dönemi, Tuna Bulgar devletinin yıkılışını da beraberinde getirmiştir. Boris döneminde, bu çalkantılı dönem iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı. 
 
Boris, 864 yılında İlgi duyduğu Hristiyanlığı kabul ederek devlet dini olarak Hristiyanlığı benimsedi. Hristiyanlıktan uzak duran Bulgar toplulukları, Slavların nüfuz kazanması ve yönetimi ellerinde bulundurması nedeniyle kuzeye doğru göç etmeye başladılar. Yerleşik Bulgar topluluklarınında kısmen Slavlaşması Tuna Bulgar Devletinin Türk’lüğünü ortadan kaldırmaya başladı. Boris Han, 889 yılında manastıra kapanarak yönetimi büyük oğlu Vladimir’e teslim etti. 
 
Vladimir, yönetime geçmişti ancak Gök Tanrı inancı ve Türlüğünü önde tutarak babasının çıkardığı pek çok yasayı da iptal etti. Bu hareketiyle Bulgar topluluklarının desteğini almasına rağmen nüfuzu güçlü olan ve Hristiyanlaşmış olan Slav boyları bu durumdan hoşnut olmadı. Vladimir’in yaptıklarından haberdar olan Boris, 893’de manastırdan çıkarak tekrar yönetime geçti. Oğlu Vladimir’in canlı halde  gözlerini çıkartarak öldürdü ve yerine küçük oğlu Simon’u yönetime geçirir. 
 
Simon döneminde Bulgar Toplumu toplu halde Hristiyanlığa geçerek Slav kültürünün etkisi altında kaldılar. Bulgar Türkçesi de Slav dilinin etkisi altında kalarak asimile olur. 
 
Simon’un yönetime geçmesinden sonra Tuna Bulgar Devleti’nin Türk Devleti sıfatı ortadan kalkmış olur. Zira kısa bir süre sonrada yıkılarak “Slav Hristiyan Bulgar Devleti” kurulur. Bugünkü Bulgaristan’ın temelini oluşturan bu devlet, bir Türk boyunun adı olan “Bulgar” kelimesini devlet ismi olarak kullanmaya halen devam eder. 

17 Nisan 2022

Mercidabık Muharebesi

Mercidabık Muharebesi, Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi sırasında Memluk Devleti ile yapılan birinci savaştır. 1516'da Osmanlı ordusu ile Memluk ordusu arasında Halep şehrinin kuzeyinde yapılan savaşı Osmanlılar kazandı. Muharebenin sonucunda Suriye, Lübnan ve Filistin Osmanlı topraklarına katıldı.

mercidabik-savasi-ve-kilis

Muharebeye Hazırlık Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim Han'ın, Ortadoğu’da hâkimiyetini genişletmesi; Suriye, Lübnan, Filistin, Arap Yarımadası, Mısır ve Kuzey Afrika’nın doğusuna hakim Memlûklu Sultanı Kansu Gavri'yi (Kansuh el-Gûrî) harekete geçirip, tedbir almaya sevk etti. 23 Ağustos 1514’te, Çaldıran Savaşı'nda, Yavuz Sultan Selim Han'a yenilip kaçan Safevi hükümdarı Şah İsmail ile ittifâk kurdu. Yavuz Sultan Selim Han, haber alma teşkilâtı vasıtasıyla Şah İsmail - Kansu Gavri ittifakını öğrenince, Vezîr-i âzam Sinan Paşa'yı, 40.000 kişilik bir kuvvetle Safevîler üzerine gönderdi. Sinan Paşa'nın, Diyarbakır’a giderken, Fırat’ı geçmek için Memlûklar'dan izin isteyip de iznin verilmemesi ve Kansu Gavri'nin 50.000 kişilik bir kuvvetle Halep'e gelmesi, harp sebebi sayıldı. Devrin âlimlerinden Zenbilli Ali Cemâli Efendi'nin fetvasıyla sefere çıkıldı.

Memluk Sultanı Kansu Gavri Selim'in seferinin Suriye üzerine olacağını bilmekteydi. Onun için Suriye'yi korumak maksadıyla hazırlıklar yaptırdı. I. Selim'in Suriye'ye yöneldiğini duyunca yeğeni ve aynı zamanda baş veziri olan Eşref Tumanbay'ı Kahire'de bırakarak 18 Mayıs 1516'da Kahire'den bir Memluklu ordusu ile Suriye'nin kuzeyine yürüdü. Bu yürüyüş müzik, eğlenti ve şarkı ile geçti. 15 tane Binlerin Emiri rütbeli ve birçok daha düşük rütbeli Memlûklu ve 5.000 kişilik Sultan'ın özel kölemen ordusu bu yürüyüşe katıldı. Suriye'den ve Bedevi Araplardan da birlikler bu orduya yolda katıldılar. Abbasi Halifesi III. Mütevekkil ve diğer yüksek Mısır uleması da Sultan'ın maiyetindeydi. Sultan Kansu Gavri 9 Haziran'da büyük bir törenle Şam'a girdi; yoluna halılar serilmişti ve etrafa Avrupalı tüccarlar paralar saçmaktaydı. Burada Sultan Kansu Gavri ile ordusu bir hafta Şam'da kaldıktan sonra yine büyük törenle yola çıkıp Humus ve Hama üzerinden Halep'e doğru yürüyüşe geçti.

Halep'te I. Selim'den yeni elçilerin gelmiş olduğu öğrenildi. Bu elçileryavuz_m__s__r_seferi-1 Sultan Kansu Gavri'ye ve Halife Al-Mütevekil'e çok güzel hediyeler getirmişti. I. Selim bu sefere Memluklulerin Şah İsmail'e yaptıkları yardım nedeniyle başladığını söylemekteydi. Sultan Kansu Gavri, Memluklu Saray Nazırı Mugla Bey'i hediye olarak şeker ve tatlılarla Osmanlı ordugâhına elçi olarak yolladı. Fakat I. Selim bu elçiyi hiç de iyi karşılamadı; Mugla Bey'i tıraş ettirerek bir köhne beygirle geri gönderdi. Yavuz Sultan Selim, Kansu Gavri’ye Halep’in kuzeyindeki Mercidabık mevkiinde, meydan muharebesi için hazır olması haberini gönderdi.

Bu sırada Kansu Gavri Memluklu emirlerinin sadakatsız olmaları sorunları ile uğraşmak zorunda kaldı. Memluk ordusu içinde Halep valisi Hayır Bey'in ve en tanınmış Memluklu emirlerinden olan Canberdi Gazali'nin Osmanlılarla ilişkileri olduğu söylentileri yayılmıştı. Kansu Gavri bütün emirlerin, Memluklu ileri gelenlerin ve kadıların kendine sadık olacaklarına dair yeniden Kuran üzerine and içmelerini istedi ve bu and içme için özel bir tören yapıldı.

Muharebenin Gelişmesi

Yavuz Sultan Selim komutasında Osmanlılarla, Sultan Kansu Gavri komutasindaki Memluklular arasında muharebe Halep'in bir günlük yol kuzeyinde bulunan Mercidabık ovasında yapıldı. Osmanlı ve Memluk orduları sayıca ve teçhizat bakımından birbirine benzemekteydi. Her iki ordunun da kuvvetleri eşit miktarlarda olup, altmış bin civarındaydı. Ama Osmanlı ordusunun elinde çok iyi kullandıkları ateşli silahlar, özellikle de sahra topları bulunmaktaydı. Osmanlılar; ateşli silahlar, teşkilat, kumanda heyeti, sevk ve idare bakımından Memlûklardan üstündü. Buna karşılık Memlûkların da süvari kuvvetleri meşhurdu ve çok güçlüydüler.

24 Ağustos 1516 sabahı, Osmanlı ordusu hilâl şeklinde bir tertibat aldı. Ordunun merkezinde Yavuz Sultan Selim Han olup, yanında Kapıkulu askeri ve önünde birbirine zincirle bağlı üç yüz top bulunuyordu. Sağ kola Anadolu Beylerbeyi Zeynel Paşa, sol kola da Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşa komuta ediyordu. Memlûk ordusunun merkezine, yanında Halife III. Mütevekkil olduğu halde Sultan Kansu Gavri, sağ kola Halep Nâibi Hayırbay, sol kola da Şam Nâibi Sibay kumanda ediyordu. Memlûklarda sultanın orduya, komutanların da Kansu Gavri’ye itimatsızlığı vardı. Memlük sultanı genç Memlûklüleri korumak için yaşlı Memlûklüleri ön saflara yerleştirdi; yaşlı Memlûklüler bunu, ayrılmalarının istendiği biçiminde yorumladılar.

UCAI7KIECCAG4P0HUCARB4EBECARO7VCDCAD8ICHFCAPEQEZ9CAZOQWM2CAVFXOGJCAMVMHJJCASD1VLYCAIZ4O49CA0A0SHECALZ4VSGCAY7JX8ECAOLICOVCAP4SFQNCAO0DEWVCACIST6BCAD7BGFM

Osmanlı topçu ateşiyle başlayan muharebeye, Memlûklar süvari taarruzu ile karşılık verdiler. Muharebe başladıktan iki saat sonra, Memlûklar bozguna uğradı. Öğleden sonra kesin netice alınarak, Memlûk karargâhı, bütün ağırlığı ile Osmanlıların eline geçti. Memlüklerin Halep valisi Hayirbey de Osmanlılar'la anlaşarak savaş alanını terk etti.

Daha kötüsünün olamayacağının düşünüldüğü bir anda, Memlük sultanı savaş alanında öldü. Kansu Gavri'nin ölümü nedeni değişik tarihçiler tarafından değişik olarak verilmektedir. Bazı tarihçilere göre doğal bir nedenle, belki de kalp krizinden ölmüştür. Bazı Osmanlı tarihçilerine göre bu ölüm bir Osmanlı askerinin eliyle oldu. Değişik Arap kaynaklarına göre Sultan Kansu Gavri ordusu yenik düştükten sonra harp meydanında hayata bulunmaktaydı; ama düşman eline düşmemesi için Memlûklular onu öldürüp cesedini saklamışlardır.

Muharebenin Sonuçları

]Boğucu bir yaz sıcağında meydana gelen muharebeden sağ kurtulan Memlûk askerleri; Halep, Hama, Humus ve Şam’a kaçtılar. Takip edilen Memlûk kuvvetlerinden ele geçirilenler imha edilerek, Kuzey Suriye bütünüyle zapt edildi. Ahalisi Sünnî olan şehirler, Yavuz Sultan Selim Hanı ve Osmanlıları davet ettiler. Suriye şehirleri, kendi rızalarıyla Osmanlı idaresini tercih ettiğinden ahaliye zarar verilmedi.

Abbasî halifesi III. Mütevekkil, muharebeden sonra Yavuz Sultan Selim Han'ın yanına gelerek, sultandan çok hürmet gördü. Yavuz Sultan Selim Han, 28 Ağustos'ta Halep’e 27 Eylül'de Şam’a gelerek Mısır’ın fethini gerçekleştirecek sefere hazırlanmaya başladı.

Mercidabık’ta kazanılan zafer, Osmanlı Devleti'ne dini, siyasi, askeri, iktisadi pek çok fayda sağladı. Hilafetin Osmanlı Hanedanına geçme yolu açıldı. Doğuda Osmanlı Devleti'nin son rakibi Mısır - Memlûk Devleti, ortadan kaldırılma safhasına getirildi. Suriye, Lübnan ve Filistin Osmanlı hâkimiyetine girdi. Mısır ve Arabistan Yarımadası yolu açıldı. Güneydoğu Anadolu’nun zaptedilmesiyle, Anadolu Türk birliği tamamlandı.

Kaynak : Wikipedia

03 Nisan 2022

Osmanlı'dan günümüze isyanlar - 4

Yeniçeri, Sipahi ayaklanması 1656 (Vaka-i Vakvakiye ya da Çınar Vakası)

1656 yılında Yeniçerilerin sipahilerle birleşerek başlattıkları ve kellelerini istedikleri saray adamlarıyla devlet erkanından 30 kişinin öldürülmesiyle son bulan ayaklanmadır. Vaka-i Vakvakiye ya da Çınar Vakası, Osmanlı Devleti'nde 17. yüzyılda IV. Mehmet‘in saltanatı sırasında 4-8 Mart 1656 arasında İstanbul’da çıkan askerî bir ayaklanmadır.
Bu ayaklanma sonunda, isyancılar tarafından ölüme mahkûm edilen kişiler At Meydanı'nda bulunan büyük bir çınar ağacının dallarına asılmış oldukları için bu ayaklanmaya Çınar Vakası denmiştir. Ayrıca, üzerine cesetler asılmış bu ağacın hint mitolojisinde adı geçen ve meyveleri insan olan vakvak ağacına benzetilmesi sebebiyle Vaka-i Vakvakiye olarak da adlandırılmıştır.
Büyük Valide Kösem Sultan ve ocak ağalarının öldürülmesiyle sonuçlanan ayaklanmanın neticesinde iktidar, iç oğlanları ve onlarla iş birliği yapan bazı kişilerin eline geçmiştir. Bunlar daha önceki ayaklanmalardan ders almayarak devlet işlerine karışmak, hazineden gereksiz harcamalar yapmak, yetkilerini kötüye kullanarak kendilerini resmî görevlilerden üstün saymaktaydılar. Bu arada Girit Savaşı'nın sürmesi ve başarı elde edilememesi hükûmet otoritesini sarsmıştı. Paranın değer kaybetmesi iktidarı ellerine geçiren iç ağaları ve yardımcılarına karşı düşmanlığı arttırmıştır. Görevliler her aksayan işin sorumluluğunu bunlara yüklemekteydiler. Bu sebeple İstanbul'da halk ayaklanmaya hazır bulunuyordu. Bu ayaklanmaya önderlik edecek olanlar arasında Kaptan-ı Derya Zurnazen Mustafa Paşa ile Bostancıbaşı Hasan Ağa bulunuyordu. Bu sırada Girit'ten dönen yeniçerilerin aylıklarının ödenmemesi üzerine Ağa Kapısı'na başvurduklarında Kul kethüdası tarafından tahkir edilmeleri ve sadrazam Ermeni Süleyman Paşa'nın ödeneklerinin düşük akçe olarak dağıtılması hoşnutsuzluğu arttırmıştır.
Ayaklanmanın gelişimi ve sonuçları
29 Şubat 1656 günü Hasan Ağa, Şamlı Mehmed Ağa ile Galata voyvodalarından Karakuş Mehmed Ağa, maaşlarını alamayan sipahiler ve maaşlarını aldıklarında hırpalanmış olan yeniçerileri ayaklandırdılar. Olay üzerine toplanan ayak divanında Mihter Hasan Ağa söz alarak, henüz genç yaştaki IV. Mehmed'e kendisine karşı olmadıklarını bildiren bir duadan sonra isteklerini anlatarak idamlarını talep ettikleri kişilerin adları yazılı bir defteri padişaha verdi. Padişah listede olanların canlarının bağışlanmasını istediyse de ayaklananlar direndiler. Bunun üzerine bostancıbaşı istenilen kişileri öldürerek cesetlerini ayaklananlara teslim etti. Bu cesetler At Meydanı'na götürülerek orada bulunan çınar ağacına asıldı.

Abaza Hasan Paşa Ayaklanması 1658

Osmanlı tarihinin en büyük celali isyanıdır. 1658'de Abaza Hasan Paşa tarafından çıkarılmıştır. 
Abaza Hasan Paşa, İbşir Mustafa Paşa' nın sadrazam olmasıyla İstanbul' a geldi. Onun öldürülmesinden sonra emrindekilerle Anadolu' ya döndü. Burada İbşir Paşa' nın adamlarını etrafına toplaması ve Seydi Ahmet Paşa ile birlikte hareket ettiği için isyan çıkarılmasından endişe edilerek kendisine 1655 yılında Yeni-İl voyvadalığı verildi. Bir sene sonra vezirlikle Diyarbakır'a tayin olunup, 1657 yılında Halep valiliği görevi verildi.
Köprülü Mehmed Paşa' nın sadrazam olmasından sonra kendisinden şüpheleri olan sipahilerin yanına gelmesinden cesaret alan Abaza Hasan Paşa, Köprülü Mehmed Paşa' ya karşı bazı vezir, beylerbeyi ve sancakbeylerinin de katılımıyla Konya Ovası' nda ordu topladı. Sadrazam tarafından Erdel seferi nedeniyle orduya katılması çağrısına uymayıp, onun sefere çıkmasından sonra yağmacılığa ve tahribata başlayarak Bursa' ya girdiler. Abaza Hasan Paşa liderliğindeki isyancılar IV. Mehmet' ten sadrazamın öldürülmesini istemelerine rağmen padişah bu isteklerini kabul etmedi. Abaza Hasan Paşa, Köprülü Mehmed Paşa tarafından isyanı bastırtırmakla görevlendirilen Bağdat muhafızı vezir Murtaza Paşa'yı pusuya düşürerek yenilgiye uğrattı. Bu galibiyetten sonra Abaza Hasan Paşa kışı geçirmek üzere Antep' e çekildi. Emrindeki kuvvetlerden bir kısmının Halep' te bulunan Murtaza Paşa' ya teslim olmasından sonra ümitsizliğe kapılan Abaza Hasan Paşa, Murtaza Paşa' nın hayatına dokunulmayacağına dair yeminle teminatı üzerine emrindekilerle ona sığındı. Abaza Hasan Paşa, 16 Şubat 1659 akşamı verilen yemekte emrindeki ileri gelen isyancılarla birlikte öldürülmüştür

Edirne olayları ve Ordunun İstanbul üzerine yürümesi 1703 (Edirne Vakası ya da Feyzullah Efendi Vakası)

1703 yılında çıkan bu ayaklanma II. Mustafa'nın tahttan indirilmesiyle son bulmuştur. 
Edirne Vakası ya da Feyzullah Efendi Vakası, 1703 yılında İstanbul'da başlayan, Edirne'den Osmanlı devletini yönetmekte olan Osmanlı padişahı II. Mustafa ile hocası ve yakın danışmanı Şeyhülislam Feyzullah Efendi aleyhine gelişen büyük bir ayaklanmadır.
Sebepleri
Sultan II. Mustafa'nın Erzurum'dan getirterek şeyhülislamlığa yükselttiği hocası Feyzullah Efendi, ayaklanmanın sebebi olduğu için olay, Feyzullah Efendi'nin ismiyle de anılmaya başladı.
II. Mustafa üzerinde büyük nüfuzu olan Seyyid Feyzullah Efendi ikinci defa getirildiği şeyhülislâmlık görevinde devlet işlerine müdahale etmesi olayların ortaya çıkmasının ana sebebidir. Feyzullah Efendi'nin devlet işlerine karışarak terfi, tayin ve azil işlerinde aldırttığı kararlar nedeniyle saray çevresi, asker ve ulemada rahatsızlık oluşturmaya başlamıştır. Bunun yanı sıra II. Mustafa'nın Edirne'de devlet işleriyle ilgilenmeyip avcılık ile uğraşarak devlet idaresinden uzak kalması, uzun süredir yaşanan ekonomik kriz ile devletin başşehrinin Edirne'ye taşınacağı iddiaları da İstanbul halkının isyana katılma nedenlerini oluşturmuştur.
Olayların gelişimi
17 Temmuz 1703'de,[kaynak belirtilmeli] Şeyhülislam Feyzullah Efendi'nin etkinliğinden rahatsız olan bazı devlet erkanının yönlendirmesiyle gecikmiş ulufeleri bahane eden cebeciler ayaklanma başlattı. Kısa süre sonra yeniçerilerin, medrese talebelerinin ve İstanbul halkının katılımıyla büyük bir isyana dönüştü. İstanbul'da denetimi ele geçiren isyancılar, sadrazamlığa Kavanoz Ahmed Paşa'yı, şeyhülislamlığa da İmam Mehmed Efendi'yi getirdiler. Bir süre sonra isyancılar isteklerini bildirmek üzere Edirne'ye bir heyet gönderdiler. Ancak bu heyet Feyzullah Efendi'nin emriyle Havsa civarında tutuklandı. Bu olaydan sonradan haberi olan padişah isyancıları yumuşatmak amacıyla 27 Temmuz 1703'de Feyzullah Efendi'yi şeyhülislamlık görevinden aldı.
Ancak yapılanlardan tatmin olmayan isyancılar asker ve halktan oluşan yaklaşık 60.000 kişilik bir kuvvetle ağustos ayı başlarında Edirne üzerine harekete geçti. Bu ihtilal ordusu Silivri'ye geldiklerinde II. Mustafa'nın tahttan indirilip öz kardeşi Ahmed'in tahta geçirilmesi için bir karar ve fetva aldılar. Önce Feyzullah Efendi'nin azledilmesi ile başlayan Padişah II. Mustafa'nın ve danışmanlarının bu isyancıları ve ihtilal ordusunu engellemek için aldıkları bütün tedbirler boşa gitti ve 20 Ağustos'ta bu ihtilal kuvveti Edirne'ye ulaştı. 22 Ağustos'ta II. Mustafa tahttan çekilerek yerini öz kardeşi III. Ahmet'e bıraktı. Yeni padişahın onayı alan asiler 3 Eylül'de ağır işkence yaptıkları Feyzullah Efendi'yi öldürdüler.
Sonuçları
4 Eylül 1703'de Sultan III. Ahmet İstanbul'a hareket etti. Böylece Edirne'nin fiilen Osmanlı devletine başkentlik etmesinin ikinci dönemi kapanmış oldu. 14 Eylül'de İstanbul'a ulaşan III. Ahmet giderek daha şiddetli ve sert tedbirler alarak devlet idaresini isyancıların elinden kurtarmaya başladı. Ancak 1704'ün ilk aylarında Padişah III. Ahmet egemen olabildi.

Patrona Halil Ayaklanması 1730 

Patrona Halil İsyanı, Osmanlı Devleti'ndeki Lale Devri'nin sonunu getiren ayaklanmadır. Patrona Halil idaresindeki ayaklanma 28 Eylül 1730'da başlayıp günlerce sürmüştür. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa idam edilmiş; Sultan III. Ahmed tahttan indirilmiş ve yerine yeğeni I. Mahmud tahta geçirilmiş ve sonradan Lale Devri adı verilen devir sona erdirilmiştir.
Ayaklanmanın nedeni
Ayaklanmanın sebebi, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın açtığı zevk ve sefahat devrinden memnun olmayan, bu yapılanları israf olarak gören ve büyük bir ekonomik sıkıntı çeken bir kitle olmuştur. İran seferinden olumsuz haberler gelmesi üzerine halk harekete geçmiş, camilerde ve diğer yerlerde propaganda yaparak ayaklanmanın zeminini oluşturmaya başlanmıştı. Uzun zamandır maaşlarını alamayan Yeniçerilerin içerisinde de huzursuzluk belirmişti.
Zamanın tarihini yazan Mehmed Raşid Efendi ve İsmail Asım Efendi, tepkilerin ve öfkelerin korkunç bir ayaklanmaya dönüşmesinde, halkın ekonomik sıkıntısına ve yüksek enflasyona rağmen geceli gündüzlü ziyafetlerin, Çırağan eğlencelerinin, sefere çıkmak istemeyen padişahla sadrazamının Davutpaşa Sarayı bahçelerine gidip bülbül dinlemelerinin baş rolü olduğunu yazarlar. Tarihçi Şem'danî-zâde ise daha pratik bir anlatım ile ayaklanmaya neden olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'yı "mirasyedi meşreb, gece gündüz zevk u sürûr icad idüb halkı aldadacak şey lâzımdır deyû bayramlarda meydanlarda dolaplar, beşikler, atlıkarıncalar, salıncaklar kurdurub erkeklerle kadınları karışık salıncağa bindiren, salıncağa binub inerken hubbaz yiğidlere kadınları kucaklatdıran, hoş-seda ile şarkılar söylettiren" kişi olarak tarif eder. Topluluk tepkilerini halk ihtilaline döndürmeyi başaranlar, gerçekte Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın siyasi karşıtlarıydı.
Bu isyanın arkasında ilk kez imparatorlukta seküler yeniliklerin yapılmasının da katkısı vardı ki bu nedenle zaten isyan süresince isyankarlar hep şeriattan söz etmişlerdir. Ayaklanmanın yöneticilerin aşırı tüketiminden kaynaklandığına dair iddialar da Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ve diğer yöneticilerin muhallefat (ölenin bıraktığı mallar) kayıtlarının karşılaştırılmasıyla tutarsızdır. Bu dönem yöneticilerinin tüketim alışkanlıkları ve günlük yaşam harcamaları önceki dönemdekilerden pek farklı değildir. Bu arada, III. Ahmed'den önceki padişahların büyük kısmının Edirne'de ikamet etmiş olmaları ve bu süre içinde İstanbul'un bakımsız kalması ve III. Ahmed'in İstanbul'a yerleşmesi sonrası yapılan - belki biraz gösterişli ama çoğunluğu gerekli- birçok yatırımın da dışarıdan aşırı harcamalar olarak değerlendirilebileceği unutulmamalıdır. Son olarak, her ne kadar Patrona Halil'in yönetici olarak belirgin özellikleri olsa da o dönem yönetim yapısı içinde, devlet içinde belli desteği olmadan bu tür bir isyan ve yönetim değişikliğinin yapılmasının neredeyse olanaksız olduğu da düşünülmelidir. Nitekim bu isyan sırasında Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın 1718-1730 seneleri arasındaki uzun süreli sadaret döneminde (Nevşehirli Damat İbrahim paşa öncesi, III. Ahmed 1703-1718 arası 15 senede 13 sadrazam değiştirmiştir) oluşturduğu kadrolara yönelik Kaymak Mustafa Paşa gibi umeranın ve seküler uygulamalara yönelik İspirzade Ahmet Efendi, Zülali Hasan Efendi gibi ulemanın ve yeniçerilerin isyancı yandaşlığı belirgindir.
Ayaklanmanın idaresi ve gelişmesi
Halk isyanının elebaşı Horpeşteli Arnavut Halil, leventlik ve Rumeli'de yeniçerilik yapmıştı ve yakın hemşehrileri arasında "Patrona" (koramiral) lakabıyla anılmaktaydı. İstanbul'da bir ara hamam tellaklığı veya esnaflık yaptığı da söylenmektedir. İstanbul meyhanelerine devamlı giderek alkol aldığı ve ihtilal yoldaşlarını da bu meyhanelerde tanıdığı bilinmektedir. Patrona Halil'i kendini ayaklanmaya elebaşılık etmeye kışkırtanların telkinleri ile 1730 yaz sonunda bir ihtilalci kadro toplamış ve ilk ihtilal planlama toplantısı 25 Eylül 1730'da Mevlid Alayı günü yapılmıştır. Bu grupta başkan Patrona Halil; yardımcıları Muslu Beşe ve Emir Ali ve kolbaşı kurmaylar olarak Ali Usta, Karayılan, Çınar Ahmed, Oduncu Ahmed, Derviş Mehmed, Erzurumlu Mehmed, Küçük Muslu, Kutucu Halil adlarında daha çok zorba olarak adları çıkmış halk adamları bulunmaktaydı. Zorba ayaklanmacılar 28 Eylül Perşembe günü bayrak açıp şeriat için herkesin bayrak altına gelmesini istediklerini bağırarak üç koldan şehirde yürüyüşe geçtiler. Kapalıçarşı'ya Bayezid Camii'nin Kaşıkçılar kapısı tarafından yürüyüşe geçerek ayaklanmayı resmen başlattılar; çarşıya girip tüccarlara zorla dükkânlarını kapattırdılar ve çarşı girişlerini tutup kimsenin alışveriş için girememesini sağladılar. Birden yürüyüş kolları kalabalıklaşıp büyümeye başladı. Ana kola hedef Etmeydanı oldu ve Patrona Halil ve erkanı bu meydanı merkez seçtiler. Bir grup da Üsküdar'a geçip orada muzır çıkarmaya başladı. Asayişi sağlaması gereken Yeniçeri Ağası Hasan Paşa bu kargaşalığa önce müdahale eder göründü ise de kalabalık dallanıp budaklanınca korkup, kurtulma çaresini kaçıp saklanmakta buldu.
Sultan ve sadrazam Damad İbrahim Paşa Üsküdar'da idiler. İstanbul Kaymakamı karşıya geçip gelişmeler hakkında bilgiler verdi. Karşılık olarak yapacakları kararlaştırmak için devlet adamları ve yüksek ulema Üsküdar'a çağrıldı ve Sancak-i Şerif Topkapı Sarayı'ndan çıkarılıp getirildi. O gece Sultan, Sadrazam ve devlet erkanı İstanbul'a geçip Topkapı Sarayı'na yerleştiler. Fakat o akşam Yeniçeriler ve Acemoğlanları da kazan kaldırıp, şeriat için yürüyüşe geçen ve geceyi sokaklarda geçiren halka katıldılar. 29 Eylül günü ayaklanmacılar İstanbul'un kontrolünü ellerine almışlardı. Patrona Halil yandaşlarına emirler verip yağmalar ve baskınlar düzenleyip isyana katılmayan veya isyancıların uygun görmedikleri kişilerin öldürülmelerine başlandı. Bu aranan ve kayıplara karışan kişiler arasında devrin ünlü şairi Nedim de bulunmaktaydı. Böylece Patrona bir terör havası yaratmayı ve kendine muhalif olacaklara gözdağı verip muhalefeti önlemeyi başardı. Etmeydanı'nda bulunan elebaşılar heyeti karargahına müderrisler getirip isteklerini fetvalar şekline dönüştürüp güya meşruiyet kazandılar. "Şeriat isteriz" yaygaralarıyla sokaklara dökülmüş halk güruhuna, tomruk ve zindan mahkûmlarının salınması ile katılanlar ve İstanbul'un bütün ayaktakımı öncülük ve liderlik etmeye başladı.
Bu gelişmeler üzerine Saray'dan gönderilen bir aracı ile Sultan III. Ahmet isyancıların ne istediklerinin sorulmasını istedi. Patrona Halil'in, Sadrazam Damat İbrahim Paşa ile birlikte 37 kişinin kellelerinin kesilmesini istediği belirtildi. Sultan duruma el koymak için Sancak-i Şerif'in açılmasını ve müslümanların bu sancak altına çağrılmasını emretti. Bu emire uyan çok az sayıda kişi Patrona Halil'in devriyeleri tarafından hemen dağıtıldılar. Yeni Kaptan-ı Derya olarak atanan Abdi Paşa, Patrona ile şahsi bir görüşme yapıp uzlaşma yolları araştırdı; ama başarı kazanamadı.
Sadrazamın idamı
30 Eylül'de Topkapı Sarayı'nda yapılan toplantıda Zülali Hasan Efendi, Sadrazam İbrahim Paşa'nın idam edilmesini önerdi. Ulemanın fetvası da alınarak akşama doğru Sadrazam İbrahim Paşa ve damatları Mustafa Paşa ve Mehmed Paşa Kapılararası'nda boğduruldular. 1 Ekim sabahı, cesetleri öküz arabalarına konulup Saray'dan çıkartılıp isyancılara verildi. Ayaklanmacılar cesetleri İstanbul sokaklarında sürükleyip herkese gösterdiler.
Fakat, ayaklanmacılar arasında bu cesetlerden hiçbirinin İbrahim Paşa'ya ait olmadığına dair bir şüphe uyandı. Tekrar Saray'a bir yürüyüş başladı. Alay Köşkü önünde büyük bir kalabalık toplandı. Padişah pencereden görünmek zorunda kaldı.
III. Ahmed'in tahttan feragati ve I. Mahmut'un tahta geçişi
Ulemadan Zulalî Hasan Efendi ve İspirzade asilerle uzlaşmaya gönderildiler. Fakat Patrona Halil ve diğer isyancı başları, bu sefer de tüm isteklerini yerine getiren Sultan III. Ahmet'in tahtan indirilmesini istediler. Uzlaşma heyeti de Patrona Halil ile isyanın sona ermesinin ancak Sultan III. Ahmed'in tahttan inmesi ile mümkün olacağına anlaştılar. Kendisine ve ailesine zarar verilmemesi durumunda tahttan çekileceğini bildiren Sultan III. Ahmet, 30 Eylül gecesi yeğeni Şehzade Mahmud'u Kafes Köşkü'nden getirip önce alnından öptü; saltanata dair öğütlerde bulundu ve şehzadeleriyle birlikte yeni sultana biat etti.
I. Mahmud önce Hirka-i Saadet dairesinde namaz kılıp dua etti ve gece yarısından sonra iç biat törenine katılıp Saray halkının tebriklerini kabul etti. 2 Ekim,1730'da İstanbul Osmanlı tahtına I. Mahmut geçtiğini ilan eden cülus topları ile uyandı. O gün Sadrazamlığa Silahdar Mehmed Paşa tayin edilmişti. Babüsaade önüne kurulan bir tahta oturan I. Mahmut için dış biat törenine hemen başlandı. Bu törende protokol ayaklanma liderlerinin uygunsuz giysi, hareket ve tavırları ile bir skandal oldu. Ön sırada baldırı çıplak Yeniçeri eri kıyafeti giyinmiş ile silahları kuşanmış olarak Patrona Halil, Muslu Beşe vb. efradı yer almışdı.
Ayaklanmacılar hemen organize olmaya başladılar. Patrona Halil, İstanbul Kadısı olarak Müderris İbrahim'i, Yeniçeri Ağası olarak eski yoldaşı Nişli Kel Mehmed'i ve Sekbanbaşı olarak Urlu Murteza'yi atamıştı. Yeni Padişah, ayaklanmacıların hazırladığı listelere göre, ta en küçük görev olan kürsü şeyhliğine kadar, yeni atamalar yapmak zorunda kaldı. Hatta, Patrona'ya ayaklanmadan önce borç vermiş ve ayaklanma sırasında kredi sağlamış olan Yanaki adlı bir Rum kasap Boğdan Voyvodalığı'na bile kâğıt üzerinde atanmıştı.
6 Ekim 1730'da yeni Padişah için Eyüp'te yapılan kılıç alayında İstanbul halkı arasından geçip camide, İslam peygamberi Muhammed'in kılıcını kuşandı.
Ayaklanmanın sonrası ve sonuçlar
Asiler daha önceki devirden elde kalan en önemli binaların bulunduğu Saadabat'daki köşkleri yakıp küle döndürmeyi arzu etmekteydiler. Fakat I. Mahmud bu yangına izin vermedi. Ama yine de buraların yıkılmasına engel olamadı. I. Mahmud ayaklanma elebaşlarını birer görevle İstanbul'dan uzaklaştırmayı denedi. Patrona Halil Yeniçeri Ağası tarafından yapılan 10 bin altın maaşla nerede isterse vali olması teklifini reddedip; amacının mal, mülk ve unvan edinmek olmadığını, bozuk düzeni kaldırmanın ana hedefi olduğunu belirtti. Güvenilir adamları aracılığıyla I. Mahmut, Kapıkulu asker ocaklarındaki isyancıları ve Patrona Halil etrafındaki kalabalığı kendi safına çekmekte biraz başarı kazandı. Patrona Halil, Şeyhülislam ve kazaskerin kefil olmaları ile bu yoldaşlarının ayrılmasını kabul etti.
Fakat yine bir ay boyunca Patrona sık sık Etmeydanı karargahından ayrılıp silahlı olarak Sultan'ın huzuruna çıkıp istek ve önerilerde bulunmakta ve ayrıca çarşı pazarda denetimde bulunmaktaydı. Kasım 1730 ortasında (çoğu Arnavut asıllı olan) Patrona Halil erkanı ile kapıkulu askerleri arasında, özellikle Patrona Halil erkanına sağlanan ayrıcalıklardan doğan hoşnutsuzluk dolayısıyla, uyuşmazlıklar başladı. Bunu önlemek için Patrona Halil Sadaret Kaymakamı görevini yüklenmek istediğini Sultan'a bildirdi. Bunun zararını anlayan Sultan hemen Kaptan-ı Derya Canım Hoca Mehmed Paşa'ya bir plan hazırlatıp uygulamaya koydu. 23 Kasım'da genel gündemli bir Divan-ı Hümayun toplantısı hazırlanıp Patrona Halil ve bütün erkanı bu toplantıya çağrıldı. Burada 25 Kasım'da bir gizli toplantı yapılması kararlaştırıldı. Bu gizli toplantıya gelen Patrona, erkanı ve muhafızları birbirinden ayrıldı. Silahlarından arındırılan Patrona Halil ve erkanı Sünnet Odası'ndan alınarak bir baskınla öldürüldüler. Dışarıda bekleyen muhafızlar ise birer ikişer ayrı ayrı idam edildiler. Enderun avlusu ve Sofay-i Hümayun bir savaş meydanına döndü. Patrona, erkanı ve muhafızlarının kelleleri ve cesetleri Saray'dan arabalarla çıkarılınca zorba kalabalıkları da hemen dağıtıldı.
İstanbul sıkı bir denetime alındı. Özellikle hamamlarda çalışıp yaşayan Arnavutlar dağıtıldı. 2.000 kişi yakalanıp ya idam edildi ya da Anadolu'ya sürgüne gönderildi. Böylece 25 Kasım'dan hemen sonra Patrona Halil isyanı kalıntıları sona erdirilip I. Mahmud'un gerçek saltanatı başladı.

Arnavut ayaklanması 1731

Patrona Halil ayaklanmasına takiben İstanbul'da cereyan etmiş bir ayaklanmadır. Ayaklanmayı başlatanların çoğunluğunun Arnavut olmasından dolayı İstanbul'da Arnavut Ayaklanması adını almıştır.

Pazvantoğlu ayaklanması 1797

Rumeli'de 1797'de Pazvantoğlu ailesinin çıkardığı ayaklanmadır. Osmanlı tarihinde isyanı en zor bastırılan aile sayılabilir.
18. yüzyılda Pazvantoğulları Vidin'in en varlıklı ailelerinden bir tanesiydi. Ailenin reisi Pazvantoğlu Ömer Ağa güç kazandıkça başına buyruk davranmaya başlayınca Osmanlı yöneticileriyle takışmaya başladı. bu nedenle 1788 senesinde Sadrazam Koca Yusuf Paşa tarafından yakalanıp idam edildi.
Bu olaylar esnada Pazvantoğlu Ömer'in oğlu Osman Vidin'den kaçmayı başardı, bir süre dağlarda eşkıyalık, çete reisliği yaptı. 1789'da devam eden Osmanlı-Avusturya savaşı'na gönüllü olarak katıldı. Savaştan sonra hizmetinden dolayı affedildi ve babasının toprağı kendisine geri verildi.

01 Nisan 2022

İkinci İnönü Muharebesi

 



28 Mart 2022

Mete Han

Mete, Mao-tun veya Mo-tun (MÖ 234 - MÖ 174), MÖ 209 - MÖ 174 arasında hüküm sürmüş Büyük Hun İmparatorluğu hükümdarıdır. Oğuz Kağan Destanı'ndaki Oğuz Kağan ile aynı kişi olduğu düşünülmektedir. Babası Teoman'dır.*


Adı

Mete'nin adıyla ilgili çeşitli araştırmacılar farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Çince'nin orta döneminde mòdùn (冒頓 is /mək-twən/ şeklinde söylenmekteydi. Kısaca, Eski Çince'deki bu adın manası Türk dilleri ve Moğol dilleri ile Farsçada söylenen bagtur, Orta Asya Türkçelerindeki şekliyle bagatur (manası "bahadır, kahraman"). Bazı araştırmalarda Motun olarak da bilinir. Ayrıca çağdaş Macar (Hun soyundan) dilinde de bátor, veya daha eski şekli olan batur, ayrıca Türkmence'de "Batır" ve "Bahadır", Tuva Türkçesi'ndeki şekliyle maadır (kahraman) kullanılmaktadır. Türk dillerinde de bag, bek, bay, bey, bəy (manası "efendi" veya "lord"). Araştırmacı Clauson'un önerisine göre İran dillerinden olması mümkün görülmemektedir, Kendisi de Xiongnu adını ve unvanını incelemektedir.

Metehan'ın Kağan Olması

Çin kaynaklarında anlatılan bir olaya göre, Asya Hun İmparatorluğu'nun kurucusu olan Teoman, oğlu Metehan yerine üvey annesinin etkisiyle Metehan'ın üvey kardeşi olan diğer oğlunu tahta çıkarmak istedi. Törelerine göre Türk hatundan olan, has bir Türk'ün tahta geçmesi gerekiyordu.[kaynak belirtilmeli] Metehan'ın üvey annesi Çinliydi ve Çinli kadından olan çocuk tahta geçemezdi. Bu sebeple üvey annesi, Metehan'ın babasını doldurdu ve Mete Han'ı komşu kavim olan Yüeçiler'e (Yuezhi) rehin olarak gönderdi. Babası, ardından Yuezhi'lere savaş ilan ederek Mete Han'ı öldürtmek istedi. Mete, babası Teoman Yuezhi'lerin topraklarına girmeden Yuezhi'lerin elinden kaçtı. Babası bu kadar zorlukları atlatmasının ardından hakkını vermek için emrine on bin çadırlık bir birlik verdi. Sonunda da Mete öz babasını, üvey annesi ve kardeşlerini öldürüp kağan oldu (MÖ 209).

Ok hikâyesi

Pek çok konar-göçer kavmin kullandığı çavuş oku adı verilen ıslıklı okun mucidinin Mete olduğu kabul edilir. Çin kaynaklarına göre eğer okunu bir yöne yöneltirse emrindeki askerlerin hepsi o hedefe ok atarak hemen yok ederdi. Bir gün okunu en sevdiği atına çevirdi. Askerlerinden bazıları tereddüt etti. Bunun üzerine okunu sırayla tereddüt edenlerin üzerine çevirdi. Atına ok atmakta tereddüt eden askerlerinin hepsi atılan oklarla öldürüldü. Böylece küçüklükten beri oynadığı okunu hedefe çevirme oyunu emirlerinin tartışılmazlığını da perçinledi. Bir gün emrinde demir disiplini ile yetiştirdiği 10 bin askeri varken okunu ava çıkan babasının üzerine çevirdiğinde askerlerinden hiçbiri tereddüt etmedi. Böylece Teoman öldürüldü.

Hun'un (Hiung-nu) yükselişi

Mete önce, Hunlardan toprak talebinde bulunan doğu komşuları Donghu üzerine yürüdü ve onları ağır bir yenilgiye uğrattı. Yapılan anlaşma ile Donghular; her sene sığır, at ve deveden oluşan bir vergi ödemeyi kabul ettiler ve M.Ö. 208 yılında da Hun hakimiyetine bağlandılar.

Donghu'yu yendikten sonra, Moğolistan'ın kuzey kesiminde yaşamakta olan Tunguz gibi halkları da içine kattı. M.Ö. 177-165 yılları arasında Hunların güney batısında, Tanrı Dağları ile Kansu arasında yaşayan Yüeçilerin üzerine seferler düzenledi. M.Ö. 203'te Yüeçiler'i mağlup ederek kendi toprağına kattı.

Ordos'da hakim olmaya çalışan Tahin Türklerini yendi. Çin üzerine sürekli seferler düzenleyerek Sarı Irmak'ın güneyindeki kaleleri egemenliğine aldı. Bu zaferlerle, sonradan Hunlara büyük gelirler getirecek önemli ticaret yollarının kontrolüne sahip oldu.

Bölgede yaşayan Moğol, Tunguz ve Türk vd. Altay kavimlerini egemenliği altına alarak askerî ve stratejik olarak daha güçlü bir hâle geldi.

M.Ö. 200'de Çinli Han Hanedanı imparatoru Gaozu'nun (Gao-Di) 320.000 kişilik ordusunu Baideng'te (bugünkü Datong, Şanşi) Peteng Kalesinde kuşattı. Gaozu (Gao-Di) Mete'nin eşine hediyeler gönderdi ve Mete'nin, kuzey eyaletlerini Hunlara bırakma ve yıllık vergi ödeme gibi bütün şartlarını kabul etti; böylelikle kuşatmadan çıkmasına müsaade edildi. Gaozu, başşehri Çang'an'a (bugünkü Şian) dönebildiyse de Mete arada bir Han'ın kuzey sınırını tehdit etmiş ve nihayet M.Ö. 198'de Gaozu barış istemiş, Han prensesinin Tanhu'nun eşi olması ve yıllık haraç ödeme şartlarıyla barış antlaşması imzalanmıştır.

Han Hanedanıyla akrabalık

Qin ve Chu ile yıllar süren mücadelenin ardından Han imparatoru olan Liu Bang (Gaozu), Baideng'da Mete karşısında zor duruma düşünce, yorgun ordusunun Hunlarla baş edemeyeceğini farketmişti. Akrabalık (和亲) ilişkisi kurmak amacıyla, bir prensesi yüklüce hediyeyle birlikte Hun sarayına gönderdi.

Liu Bang MÖ 195'te ölür, karısı Lü Hou imparatoriçe olur. MÖ 192'de Mete Lü Hou'ya mektup göndererek kaba bir üslupla evlenme teklif eder. Ülkesinin içinde bulunduğu koşullarda Hunlarla bir çatışmayı göze alamayan imparatoriçe, uğradığı saygısızlığa karşın bir mektup yazarak Mete'ye bir prenses gönderir. Çin kaynaklarına göre, Lü Hou'nun davranışı karşısında pişman olan Mete, imparatoriçeden bir mektupla özür dilemiştir.

Çin savaşından sonra, Mete,Yüzehi ve Wusun'u Hun'un köleleri olmaya zorladı.

Saltanatı boyunca çoğu halklar Hun idaresi altına girdi. Onların tümünü, steplerin bütün göçebe atlı okçularını bir imparatorluk altında birleştirdi. Göçebe tebaalarından başka Mete ayrıca Tarım Havzası'nda kendisine bağlılık yemini eden vaha şehir devletleri kurdu. Onun hem askeri hem de idari yapılanması sonradan birçok merkezi Asya halklarında ve devletlerinde uygulandı.

Bölgesinde askeri gücü ile korku saldı. Savaş taktikleri ve askeri disiplini sayesinde Çin İmparatorluğu'nu ve çevre kavimlerle yaptığı savaşları kazandı. Ordusu savaş zamanında toplanan sivillerden oluşmuyordu. Onun yerine sürekli eğitimli ve savaşa hazır halde bulunan profesyonel askerlerden oluşmaktaydı. Hakim olduğu bölgelerdeki geniş tahıl ve yiyecek kaynakları ile ordusunu ayakta tutabiliyordu.

Mete, MÖ 174 yılında öldüğünde, birçok kavimleri çatısı altında birleştiren büyük bir imparatorluk geriye bıraktı. Bu imparatorluk yaklaşık 18 milyon km2 büyüklüğe sahipti. İmparatorluğunun sınırları doğudan batıya Japon Denizi'nden İdil Nehrine ve kuzeyden güneye Sibirya'dan Tibet ve Keşmir'e uzanıyordu. Hunların karşılarında bulunan tek düzenli ve güçlü kuvvet olan Çin ordusunun, iç karışıklıklar nedeniyle idari zaafiyet içinde olması Mete'nin devletini kolayca büyütmesine sebep gösterilir.

Kültüre yaptığı etkiler

Yaygın kitle eğlence sektöründe Çin efsanelerinde geçen acımasız ve disiplinli komutan olarak tasvir edilen karakterlere, Modu, Şanyu gibi Mete'nin isimleri verilmiş ve bu yapıtlara Mete'nin Çin kaynaklarında geçen hayat hikâyesinden kesitler aktarılmıştır.

Oğuz Kağan Destanı

Türk destanlarında Çin ve Hindistan fetihlerinde söz edilen Oğuz Kağan'ın Mete olduğu sanılmaktadır. Destanda anlatılan Oğuz Kağan ile Mete'nin hayat hikâyesinde birçok benzerlikler bulunmaktadır. Hayat hikâyesinin Oğuz Kağan efsanesinin tarihi temelini oluşturduğuna inanılır.

Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluşu

Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi 1363 yılı olarak kabul edilmekteydi. Nihal Atsız 1963 ve 1973'te Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihinin Mete'nin tahta geçtiği MÖ 209 olması gerektiğini yazmıştır.[ Atsız'ın görüşlerini benimseyen Yılmaz Öztuna da 1968'de Cemal Tural'a Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihinin MÖ 209 olması teklifini yaptı. Sonraları, T.K.K kuruluş tarihi MÖ 209 olarak değiştirildi.

Mulan çizgi filmi

Çin halk destanlarında Hunlara karşı yapılan savaşa katıldığı sanılan Hua Mulan adlı kadın karakterinden esinlenen Disney'in Mulan çizgi filminde Çin Seddi'ni aşarak Han Hanedanı'na saldıran "acımasız" Hun reisi "Şan-Yu"'nun motifi Mete'den alınmıştır.

* Teoman

Teoman, (Toman; taht MÖ 220 - MÖ 209), Asya Hun İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk hükümdarı olan Hun devlet adamı Tuvu Tanhu'nun (Tuvu Bey) oğlu  ve Mete'nin babası. MÖ 3. yüzyıl dolaylarında yaşayan Teoman, bilinen ilk Hun (Hiung-nu) hükümdarıdır. İlk eşi Ay Kaan, Mete'nin annesidir.Oğuz Han'ın babası Kara Han ile aynı kişi olduğu düşünülmektedir.

İlk dönemlerde Türk hükümdarlarına Yabgu da deniyordu, bu yüzden bazen "Teoman Yabgu" veya "Tuman Yabgu" da denirdi.Teoman Türk boyları dahil olmak üzere çeşitli gruplar arasında birliği sağlayarak, merkezi bir yönetim kurmuş ve böylece MÖ 220 yılında ilk Tanhu olarak iş başına geçmiştir.

Türk boyları o zamana kadar en yakınlarındaki Çin İmparatorluğuna birçok akın gerçekleştirmişti. Her ne kadar bu akınlar Çinliler için tehdit oluştursa da, göçebe boyları hiçbir zaman birlikte hareket etmedikleri için büyük bir Hun akını olmamıştı. Teoman, boyları birleştirince en başta Çin olmak üzere o dönemde Orta Asya'daki birçok farklı grubu ve topluluğu korkuttu.

Teoman'ın büyük oğlu olan Mete, veliahtı sayılıyordu. Yine de Teoman, başka bir karısına olan bağlılığı yüzünden Mete yerine, bu karısından olan oğlunu veliaht yapmak istedi. Mete'ye tanhuluğu vermemek için çeşitli tedbirler aldı ve diğer oğlunu tahta çıkarmak için uğraştı. Tüm bunlar Mete'nin ondan nefret etmesine neden oldu ve Mete tahtı babasından almak ve babası ile eşinden öç almak için bir ordu topladı. Mete 10.000 kişilik ordusu ile babasının üstüne yürüdü, Teoman'ı, Teoman'ın eşini ve bu eşinden olan veliahtı yapmak istediği oğlunu öldürdü (MÖ 209).


Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!